İslam Düşüncesinde Eleştiri Kültürü ve Tahammül Ahlakı Sempozyumuna Büyük Katılım Sağlandı

Üniversitemiz, düzenlediği uluslararası bilimsel etkinliklerden birini daha başarıyla tamamladı. İslam Düşüncesinde Eleştiri Kültürü ve Tahammül Ahlakı Uluslararası Sempozyumu, iki günlük yoğun bir programın ardından sona erdi. 1071 Malazgirt Kongre ve Kültür Merkezinde icra edilen sempozyumun açılışında katılımcılara hitap eden Rektörümüz Prof. Dr. Fethi Ahmet Polat, eleştirinin işlevi ifsad etmekten başka bir işe yaramıyorsa eleştiride kullanılan usul ya da kavramların dini görünümlü olmalarının bir kıymeti olmadığını söyledi.

Farklı ülkelerden ve Türkiye’nin dört bir yanından onlarca akademisyenin katıldığı Uluslararası İslam Düşüncesinde Eleştiri Kültürü ve Tahammül Ahlakı Sempozyumu, selamlama konuşmaları ile başladı. İslami İlimler Fakültesi Dekanı Prof. Dr. Abdülcelil Bilgin, Prof. Dr. H. Yunus Apaydın ve Prof. Dr. Ömer Türker’in katıldığı açılış oturumunun ardından, Sempozyum Programı doğrultusunda 1071 Malazgirt Kongre ve Kültür Merkezinin beş ayrı salonunda iki gün boyunca çeşitli oturumlar düzenlendi.

Eleştirinin kavramsal analizi, metodolojisi, eleştiri-bilim ilişkisi, eleştirellik ve maslahat diyalektiği, İslam düşüncesinde eleştiri geleneği, tahammülün Kur’an’daki ve sünnetteki çerçevesi, tahammülün sınırları, Müslüman toplumlarda yeni olana tahammülün siyasi ve sosyo-kültürel arka planı, fundamentalizm ve radikalizm gibi konu başlıklarının masaya yatırıldığı Uluslararası İslam Düşüncesinde Eleştiri Kültürü ve Tahammül Ahlakı Sempozyumu, değerlendirme toplantısı ile sona erdi.

Sempozyum kapsamında Malazgirt 1071 Kongre Kültür Merkezinde uluslararası bir İslam Sanatları sergisi düzenlendi. Açılış kurdelesi Rektörümüz Prof. Dr. Fethi Ahmet Polat tarafından kesilen ve 6 Mayısa kadar ziyarete açık olan sergide, farklı türlerde 42 eser sanatseverlerle buluşuyor.

“Hiçbir düşünce veya inanç sistemi yoktur ki eleştiriden muaf olsun.”

Sempozyumda yaptığı konuşmasında insanların, tek ve ortak bir görüşü benimseyecek şekilde yaratılmadığını ifade eden Rektörümüz Prof. Dr. Fethi Ahmet Polat, bunun da Kur’an’ın ifadesi ile ilahi bir hikmet ve hayatın doğal akışının sonucu olduğunu, hayatı zorlayan her gelişmenin, onu kolaylaştıran bir başka gelişme ile çözülebildiğini, zıtlıkların hayatı çekilir hâle getirdiğini ifade etti. Varoluşun temel nedeni olarak işaret edilen imtihanın gerekçesinin, farklılıklara imkân veren bir vasat olmaksızın anlamını kaybedeceğine işaret eden Prof. Dr. Polat, yeryüzünü imar eden insanın, vazifesini yerine getirebilmesinin fiziki, sosyal ve kültürel şartlara bağlı olduğunu söyledi.

Prof. Dr. Polat, şöyle konuştu: “İnsanların tek bir görüş üzerinde cem edilmemiş olması, Kur’ân’ın da ifadesiyle, bir ilahi hikmet ve hayatın doğal akışının bir sonucudur. Varoluşun temel nedeni olarak işaret edilen imtihan gerekçesi, farklılıklara imkân veren bir vasat olmaksızın anlamını kaybedeceği gibi, yeryüzünü imara memur insanın vazifesini ifa edebilmesi de bazen fizikî, sosyal ve kültürel yapısı, bazen de dini, dili, etnik çehresi farklı insanların birbirini tamamlayarak dünyayı yaşanılır kılmasıyla mümkün olabilir.

Hüküm sahibi elbet Allah’tır; ancak vaz olunan hükmü şartlara, zamana, zemine göre yorumlayıp en doğru biçimde uygulanması için kanaatler belirtmek, Müslüman’ın olağan hayatının bir parçasıdır. Hiçbir düşünce veya inanç sistemi yoktur ki eleştiriden muaf olsun. Çünkü eksiklikleri gösterilmeden ve uyarılmadan ne bireylerin gelişiminde bahsedebiliriz ne de toplumların. Nitekim bu yönü dikkate alındığında muhalefet ve buna bağlı olarak şekillenen eleştiri, hakikat arayışının birçok yönteminden biri olarak fonksiyon görür. Farklılıkları müşterek bir hedefe ulaşma noktasında zenginlik sayan toplumlar; dil, din, kültür ve etnik çeşitliliklerini, hatta coğrafî mekân farklılıklarını bir zenginliğe dönüştürebilir. O halde Rabbimizin doğal ve hatta ilahî bir lütuf olarak tanımladığı bu hakikati tersine çevirecek her tasarruf, ilahî iradeye zımnî bir karşı çıkış demektir.

“İhtilaflarımız ve eleştirilerimiz, hayra vesile olduğu müddetçe övülüp teşvik edilmiştir.”

İhtilaf, biri çatışma, diğeri farklılık anlamına gelen iki öz manayı içerir. Hak ile batılın ihtilafı bir farklılık değil çatışmadır ve makbuldür. Müslümanların birbirini tekfir eder tarzda ayrılığa düşmesi de farklılık değil çatışmadır ve merduttur. Ancak Müslümanla Hristiyan’ın, Türk ile Kürt’ün kendilerine özgü dinî, kültürel, sosyolojik farklılıklarını muhafaza ederek aynı topraklarda yaşamaya devam etmesi bir çatışma değil farklılıktır. Hanefî ile Şâfiî’nin, Eş’arî ile Maturidî’nin aynı dini metinlerden besleniyor olmalarına rağmen farklı seslerin tercümanı olmaları bir çatışma değil farklılıktır.

İhtilaflarımız ve eleştirilerimiz, hayra vesile olduğu müddetçe övülüp teşvik edilmiştir. Müslümanlara her önemli işlerinde istişare etmelerinin emredilmiş olması, ihtilafın bu rahmete dönüşme potansiyeliyle ilgilidir. Bizim geleneğimizde ihtilaf ve buna bağlı olarak eleştiri, nihayetinde taraflara bir hakikat armağan eder. Bahşedilen hediyeye kavuşanlar, fıkhî tartışmalarda ortak karara varan ilim taliplerinin örneğinde olduğu gibi, tekbirler getirerek Allah’a hamd ederler. İşin bu kısmında mutlu sonu temin eden saik, samimiyettir.

İhtilafın ittihadı bölen şekli, Kur’ân terminolojisinde nifâk, şikâk, fitne, nizâ’, adâvet, bağy gibi her biri İslam toplumunu yok eden; onun rengini, kokusunu ve istikametini bozan ürkütücü kavramlar altında irdelenir. Rahmete ve ittihada sebep olan ihtilaf dikkatli biçimde yönetildiğinde insanı ve toplumu güçlendiren bir role bürünürken zahmete ve tefrikaya sebep olan ihtilaf, sadece sosyolojik anlamda değil, aynı zamanda zihnî ve kalbî bakımdan kopuşlara yol açar. Toplumda birlik ve dirliğin buhar olup uçması, adı geçen zihnî ve kalbî kopuşlar sonrasında husule gelir.

“Müslüman’ın işi insan biriktirmek, yangından can kurtarmaktır.”

İhtilafın toplumu tefrikaya götürmesinin nedenlerinden bir diğeri, şahsi görüşlerini mutlak hakikatle özdeş kılanların karşıdakinin görüşlerini dikkate değer bulmaması, kimi zaman herkesi kıran, inciten bir dil kullanmasıdır. Sarkastik dil, İslam’ın vahdet duvarına çamur atmaktan, tuğlalarını söküp duvarı yıkmaktan başka anlama gelmez. Bundan daha üzücü olanı, söz konusu tartışmalara bir samimiyet testine tabi tutularak kıymet atfediliyor olmasıdır. İnsanların samimiyet testine tâbi tutulması ya da kişinin kendisini hakikate hükmeden özne olarak konumlandırması, toplum mühendislerinin itiyadındandır. Toplum mühendisleri için bireylerin ya da kitlelerin itibarı ancak nicelikseldir. Niceliğin niteliğe baskın geldiği toplumlarda sayılar her şey, değerler hiçbir şeydir.

Eleştirinin ithama dönüştüğü yerde tartışmanın amacı insan kazanmaktan çıkarak insan harcamaya dönüşür. Oysa Müslüman’ın işi insan biriktirmek, yangından can kurtarmaktır. “Ben gelmedim davi için, Benim işim sevi için, Dostun evi gönüllerdir, Gönüller yapmaya geldim.” diyen Yunus’a selam olsun!

Eleştirinin işlevi ifsat etmekten başka bir işe yaramıyorsa, eleştiride kullanılan usulün ya da kavramların dinî görünümlü olmasının kıymet-i harbiyesi yoktur. Ashab-ı Kirâm’dan iki kişi, bir münakaşa esnasında taraflarından istimdat eylemişti. Birinin Ensâr’ı, diğerinin Muhacirun’u yardıma davet etmesi sonrasında bu iki Kur’ânî kavramın kullanılması Peygamber efendimiz tarafından geçici olarak yasaklandı. Esasen tefrikaya yol açmamakla birlikte boş bir tartışma olarak kalan fikir farklılıkları da İslam’da hoş görülmemiştir. İhtilaf ve eleştirinin değerli olması, yol gösterene sonuçta bir öneri eşliğinde hakikat ışığını göstermesidir. Pür eleştiri, futboldaki golsüz ataklara benzer. Yanınıza kâr kalan, sadece yorgunluklarınızdır.

“Kalplere korku salmak bir eleştiri yöntemi değildir, tekfir ve tehdit bir eleştiri yöntemi değildir.”

İhtilafın ve eleştirinin doğal bir olgu olarak kabul edilmesi normal olsa da, tahammül ahlakının sınırsız bir tolerans durumu, sağ yanağına vurana sol yanağını da çevirme acziyeti olduğu da asla düşünülmemelidir. Çünkü hiçbir tahammül düşüncesi, tahammül vasatını ortadan kaldırmayı amaçlayan bir tümelci ideolojiye alan bırakmaz. Bu sebeple tedhiş ve terör bir eleştiri yöntemi değildir, kalplere korku salmak bir eleştiri yöntemi değildir, tekfir ve tehdit bir eleştiri yöntemi değildir, tahkir ve tezyif bir eleştiri yöntemi değildir, istihkar ve istihfaf bir eleştiri yöntemi değildir.

Burada reel olanla ideal olan arasındaki muvazeneyi ciddiyetle korumak hayati derecede önemlidir. İdeal tutkusu, insanın en soylu ve ulvi yönlerinden sayılır. El hâk toplumları ataletten kurtarıp ileri doğru sıçrama yapmasını sağlayanlar, tarihin tembel akışını değiştirip onu hızlandıranlar, müstesna insanlar, kesin inançlılardır. Ancak idealist insanların amaca ulaşmada fanatizm derecesinde sahip oldukları tutkulu bağlanış, farklılıklar söz konusu olduğunda tehlikeli olabilir. Özellikle din sahasında bu durum, hiçbir eleştiriye açık olmayan, tahammülsüz bir ruh halinin ortaya çıkmasına sebep olur. Bu durumda eleştiriye kapalı olmak bir umursamazlık hâli değil, görevdir artık. Haricîlerin bağnaz bir zihnin esiri olarak kişisel görüşlerini nassın yerine geçirmesi, bir aşk ve esrime hâli olarak belki izah edilebilir, ancak bir İslami duruş olarak asla tavsif edilemez.

İhtilaf, asıl ile fer’in, vesîle ile gayenin birbirine karıştırılması durumunda rahmet olma vasfını yitirir. Aslın konuşulacağı yerde fer’, vesilenin konuşulması gereken yerde gaye konuşulmaya başlarsa, deve dişi büyüklüğündeki sorunlara dürbünün ters tarafından bakar, bugün için dinî ya da ictimaî değeri olmayan meselelere pertav tutarız. Kuyuların temizliği, cariyelik, recm gibi aktüel değeri neredeyse hiç bulunmayan konuların gündeme oturduğu bir yerde sosyal adalet, kamu hukuku, rüşvet, bağımlılık gibi konular gölgede kalmaya devam eder.

“Esasların künhüne vâkıf olanlar için bu ambarda bilinse nice hazineler saklıdır!”

Günümüzde tartışma ve eleştiri denildiği zaman önemli sorun haline gelen alanlardan bir başkası da medyadır. En geniş anlamda iletişim vasatı anlamına gelen medya, endazesini kaybetmiş dinî tartışmalar sebebiyle ulemamızın saygınlığını kaybetmesine yol açmıştır. Dinî tartışmalarda artık din ve dindarlar, dindarların önemli temsil makamları olarak diyanet, ilahiyat, imam-hatipler ve medreseler günah keçisine dönüştürülmüştür. Öte yandan bu tartışmalarda nice zamandır geleneği dışlayan bir din müdafaasına savrulmuş olmamız da acıdır. Doğrudur, son üç asırdan bu yana ulemamız asırların biriktirdiği tortular ve yığınlar arasında şaşkın şakın gezip durmaktadır; ancak daneyi saptan ayırmasını bilenler ve geleneğin yöntemlerindeki inceliklerin ve esasların künhüne vâkıf olanlar için bu ambarda bilinse nice hazineler saklıdır!

Konuşmamın tam da burasında, özellikle modern çağın dayattığı din ve bilim anlayışlarının gölgesi altında ihtilaf ve eleştirinin mahiyeti ve işlevine dair birkaç hususa işaret etmek isterim. Eleştiri, çoğu zaman entelektüel bir ilgiyi seslendirdiğinden, aklın uzanmadığı alanlarda fonksiyonel olmaktan uzaktır.

Din denilince eleştirinin belki de insanı en fazla üzen yanı, dinin duygu ve coşku boyutuna kör kalınmasıdır. Örneğin mucize, dua ve keramet kavramlarını idrâk edemediği için bunları ancak modern bilimin izahı ile dinî düşüncenin sınırlarına sığdırabilen bir bakış açısı, sorunludur. Hâl böyle olunca “ilahî müdahale” yahut “ruhî arınma” terkibi ile icmâl edebileceğimiz tüm gerçeklikler, günümüzde dolaysız biçimde eleştiriye muhatap olmakta, ancak eleştirinin fonksiyonuna uygun biçimde ortaya herhangi bir netice çıkmamakta ya da çıkan amorf nesne, kimse için bir anlam ifade etmemektedir.

Esasen din, eleştirel olmayan bir tâbi kitlesi talep eder. Çünkü eleştirel okuma, dini bir mesaj yığını olarak görür. Eleştirel okuma için Kur’ân da diğer eserler gibi Arap dilince yazılmış bir metinden ibaret olur. Tek farkı onun yüksek karakterli bir Arap dili metni olmasıdır. Oysa din dili bir “eda dili” olmaktan ziyade bir “telakki dili, telakki bi’l-kabul” dilidir. Din dilini teolojik bir metne dönüştürürken gerekli hassasiyet gösterilmediğinde, en sıradan dinî kabullerin dahi mezhebî bir çatışma alanına dönüşmesi kuvvetle muhtemeldir.

“İmanın olduğu yerde mümin için tek seçenek itaattir.”

Ahlak da böyledir. Ne fonksiyonel olduğu için değerlidir ne de herkesçe ittifak edilen bir rasyonaliteye sahip olduğu iddia edilebilir. Hayatını tehlikeye atan bir itfaiyeci, kucağında ölü çocukla dışarı çıktığı için eleştirilemez; oysa vazife ahlakı itibarıyla yerinde bir davranışta bulunmadığı gibi sonuçları itibarıyla fedakârlığı da işe yaramamıştır. Neticesi olmayan bu çabaya değer veren tek şey ahlaktır; iman gibi… Peygamber olarak Hz. İbrahim’in, rüyasında aldığı talimat doğrultusunda evladını kurban etmesi, rasyonel bir davranış olmadığı gibi fonksiyonel bir durum da değildir. Ancak imanın olduğu yerde mümin için tek seçenek itaattir. Parmak basmaya çalıştığım husus, dinin sabiteleri olarak duran naslara yahut aklın ancak vahiy bilgisiyle künhüne vâkıf olabileceği alanlara eleştirel söylemin özgürlüğü bahanesiyle müdahale etmenin yanlış olduğudur.

Son olarak işaret ettiğim bu husus, eleştirilerimizde insana dokunan üslup ile insanı es geçen üslup arasında ne kadar önemli farklar bulunduğunun da bir göstergesidir. İnsana dokunmayan yahut insanın dokunmadığı hiçbir vetire, kalıcı olamaz. Bu, canı olmayan binalar için dahi böyledir. Süleymaniye Camii asırların gerisinden hala ruhumuzla bağ kurmaya devam ederken, insana dokunmayı unuttuğumuz şehirlerimizde sokaklarımız insansız kalmıştır. Ruh ile donattığınız bir eserin sadece ayakta duran hâli değil, harabesi dahi değerlidir. Ruhu olmayan yapıtların harabesi sadece hurdadır. Babil’in asma bahçeleri bugün dahi ziyaretçileri kendisine hayran bırakan harabelere sahipken teknoloji çöplüğüne dönen hurdalıklar, metal değerinden fazlasına sahip değildir.

Kim bilir, belki de çoktandır unuttuğumuz bir kültürü bugün yeniden hatırlamak vaktidir. Uzunca bir dönemdir, yerinde susmanın gücünü hafife alan bir eleştiri kültürünün bütün bir ilim dünyasını esir almış olması acıdır. Suskunluk, yerine göre en müessir mürşittir. “Susmam bir şey anlatmıyorsa şayet, konuşmam neye yarar” diyen bilge, ne kadar da haklıdır! Kabul edelim ki vicdanı dumûra uğramış bir insanı bazen yalnızca susmak hakikate uyandırabilir. Kimi zaman bir ilahi müjdenin alameti olarak susar insan; yaşlı Zekeriya peygamberin çocuk sahibi olacağına dair verilen haberin gerçekliğine işaret olarak üç gün konuşmaması gibi… Kimi zaman da ancak hakikatin kendisi dile gelsin diye susar insan; Meryem’in susup İsa’nın konuşması gibi…”